1 Ekim 2014 Çarşamba

altan karındaş: bir küçücük aslancık varmış

hatırladığım en eski şarkı... plaktan, radyodan dinlediğimi hayal meyal hatırlıyorum ama belki de zihnimin oyunudur, esas babamın kucağındayken onun söyleyişiyle hatırlıyorum, yaş 4 filan olmalı... yutupta linkini bulamadım, 1 ekim 2014 itibariyle dip sahafta plağı, gittigidiyorda koleksiyonplak kullanıcısında kapağı mevcut. hediye eden olursa hayır demem.

barış manço: kol düğmeleri

can dostum çomar merhaba mısrası, funky bassline'ı ve progresif köprüsüyle çocuk kalbimi çarptıran, çocuk marşı anlıyorsun değil mi'ye bağlanan yeni bir gün doğdu olsun; acılıyken bile kendinle dalga geçebilmeli sözüm meclisten dışarı olsun, çatışmadan barış ve özgürlük dolu yeni bir dünya mesajı çıkaran lahburger olsun karakterimimin oluşumunda pek etkili oldular. kendimi bildim bileli barış manço dinledim sevdim, ama ilk kol düğmeleri vardı, yine okul öncesinde, babamın kol düğmeleriyle oynarken dinlediğim, iki cansız parçacık üzerinden yazılan romans içimdeki gizli şairi tetiklemiştir.

little richard: tutti frutti

içimde sönmeyen rakınrol ateşini little richard yaktı... ilkokula başladığımda super four: the giants of rock'n roll adlı toplama plağa tapıyordum, rakınrola aşık olmuş sallanıp yuvarlanıyordum, plaktaki chuck berry, fats domino ve bill haley'e de bayılıyordum ama little richard aklımı başımdan almıştı. öyle ki okuma yazmayı söktükten sonra "a whop bop-a-lu a whop bam boom" cümlesini kendimce "babbabulubabbubambambum" tarzında oraya buraya yazıyordum.

jim jacobs & warren casey: those magic changes

rakınrol ve rakabili'nin revival yaşadığı zamanlarda büyümem sebebiyle başlangıç baya bi rakınrol. grease filmini de soundtrackini de çok sevdim. hatta soundrackini daha çok, filmdekilere benzer, hatta ek sahneler kuruyor, tasarlıyordum. bu dünya canım sıktığında grease soundtrack'inin içinde yaşamak istiyordum. her şeyiyle ideal dünya orasıydı..

the trashmen: surfin' bird

rakın rolun briyantinli oğlanlar ve kabarık etekli kızlardan öte tutkulu, hastalıklı, cehennem ateşli ve delice şeytani bir şey olduğunu adını hatırlamadığım bir başka toplama plaktan dinlediğim the trashmen klasiğiyle anladım. ahlaksız, terbiyesiz, azgın ve yokedici; ehlileşmeye hiç niyeti olmayan bir canavar vardı içimde.. dışarı çıkmaya can atıyordu ben de saldım onu...


musical youth: pass the dutchie

müzik dediğin ya o sıra revival yaşayan rock and roll'du, ya pop, ya da barış edip ya da ersen abiler... bi gün dükkanda bir plak gördüm, üzerinde ellerinde enstrümanlarla küçücük çocuklar vardı. renkli kıyafetlerine, kıvır kıvır enstrüman kablolarına ve de o yaşta müzik yapıyor olmalarına hasta olmuştum. bana pop gibi gelen, ama değişik, çok neşeli bir müzik yapıyorlar acayip bir şekilde şarkı söylüyorlardı. adını bilmeden reggae ile tanışmıştım...

ferdi özbeğen: yok yok yalan deme

okuldaki kızlar petrolü, oğlanlar dom dom kurşunu ya da muallimi, annem sezen aksuyu ablam ilhan iremi babam bülent ersoyu abimse beni hırpalamayı seviyordu. hürriyet altın kelebek ödülleri kuponlarının müzik sıralamalarına fiks barış, edip, ersen abileri yazardım. yerlilerden serbest taverna tarzında müzik yapan piyanocu abinin şarkısı romantik yanımı besliyor, sevdiğim kızın balkonunun baktığı bostanlıkta bisikletimle akrobasi yaparken kulağımda çalıyordu.


herbie hancock: rockit

bir sürü breakdans toplamaları basılıyor, gelecekten gelmiş gibi tipler acayip acayip figürlerle dans ediyordu.. ben de abimin arkadaşının getirdiği breakdans öğreten video kasedi ileri geri sarmış, hareketleri yapmaya çalışmış, ama pek kasmayıp vazgeçmiştim. şarkıdaki acayip seslerin plakla yapıldığını anladığımda atı alan üsküdarı geçmişti.

michael jackson: thriller

pop cephesinde kral varken kalanların hükmü yoktu, herkes gibi benim de aklımı aldı tabi, çok parası olan çocukların her istediğini yapabildiğini de ispatladı...

drifters: this magic moment

şarkıların yüreğe işlemesine alışkındım da şarkıcıların yüreğe işlemesine ilk kez soul ile tanışınca vakıf oldum. iyi ki müthiş stand by me filmi çekilmiş de, şarkı ve ben e. king tekrar gündeme gelmiş de, toplaması basılmış da memlekette dinlemişim.

bon jovi: livin' on a prayer

odamın duvarlarını samantha fox olsun sabrina olsun kim wilde olsun [rüyamda ilk öpüştüğüm insan] hanım kişilerin posterleri kaplıyordu, annem dayanamayıp fox için sen hakkaten bu kadının müziğini mi yoksa memelerini mi seviyorsun diye soruyordu. hakkaten sevecek başka bir müzik arıyordum. sonra bu posterlerdeki hanım kişilerin yine makyajlı kabarık saçlı adamların yanlarında takıldığını gördüm. bon joviyi dinlediğimde aklım çıktı, hem rakınrol gibi hem pop gibi... uzun bir süre jon bon jovi gibi şarkı söylemeye çalıştım, slippery when wet ile kah yanaklarımı kah yataklarımı ıslattım.

accept: metal heart

kendimi artık metalci sayıp bon jovi, kiss, whitesnake vesaire dinlerken daha önce breakdans video kasedini veren abimin arkadaşı abi bu kez metalci olmuş, al oğlum bunu dinle diyip bir iki kaset çekti. adını tam anlayamadığım için e.x.e.p. koyduğum grup bana zincirli, çığlıklı, makyajı az çivisi pek metalin kapısını açtı...

megadeth: wake up dead

bu kez de başka bir video kaset geçti ele, tam da ihtiyaç duyduğum şeyi duydum. dave mustaine oğlanlarla çıktığı yalanını söyleyip öbür manitasına gitmiş, geç vakitte eve dönmüş ses çıkarmamaya çalışıyordu. sevgilisi öbür kız dianayı öğrenirse ölü olarak uyanacağını cayır cayır anlatıyordu. thrash dünyasının kapıları ardına kadar açıldı.